Adolf ve Rudolf Dassler…


60 yıl süren düşmalığın tuhaf hikâyesinin kahramanları Adi ve Rudi kardeşler, 2. Dünya savaşının hemen öncesinde Almanya Herzogenaurach’ta ayakkabı üretip satmak üzere atölye açarlar. Adi tasarlayıp üretir, daha dışa dönük kardeş Rudi ise satış yapar. Hitler, 1933’de başa geçer. Fakat saf ırkçı ve faşist Hitler korkusu, Adi’yi yeni tasarladığı 3 çizgili spor ayakkabıyı, 1936 Berlin olimpiyatlarında yarışacak ‘’Afro Amerikan’’ atlet Jesse Owens’a olimpiyat öncesi hediye etmesini engelleyemez. Adi’nin Owens’a inancı tamdır ve adı sanı duyulmamış ayakkabıları için bulunmaz nimettir. Tüm dünyanın heyecanla beklediği uluslararası olimpiyatta Jesse Owens 4 altın madalya kazanıp, uzun atlamada 25 yıl kırılamayacak bir rekora imza atar. Ve dünya, efsanevi karakter Jesse’nin ayağındaki 3 çizgili ayakkabı ile tanışır. Ardından Adi Dassler’in kurmuş olduğu firmanın ‘’Adidas’’ marka ayakkabısı şampiyonların tercih ettiği bir parça olacaktır artık…
Peki Rudolf’a ne mi oldu? Kardeşinin başarısını kaldıramayan Rudi ilk olarak Ruda, ardından Puma olan firmayı kurmuştur.


Kahramanımız Adi, aynı yıllara denk gelen Pavlov’un klasik koşullanma kuramını bilerek mi bu algı yönetimini yaptı bilinmez ama milyonların gözünde onun ayakkabıları başarı ile eşleştirilmiştir bir kere. Bu durum satış patlaması yaratır. Bingo!
Üzerinden yıllar geçse de algı yönetimi konusunda sistem değişmedi. Klasik koşullama pazarlama ve Pr çalışmalarında sıkça kullanılan ve işe yarayan bir yol; tekstil, gıda, reklam, emlak, eğitim ayırmaksızın. Özellikle özel eğitim kurumları bunu sıkça kullanmaktadır. Başarısını kanıtlamış bir öğrenci farklı okul hatta ülkenin ücra köşelerinden alınıp, ücretsiz eğitim sağlanarak geniş çapta bir başarı sağladığında –ki beklenen budur- direkt olarak kullanılır. Çok da bir şey ifade etmeyen kurum artık insanların gözünde; başarıya giden anahtarın kendilerinden geçtiğidir. Hâlbuki totale bakıldığında kurumda çoğunluk bir başarı olmayabilir. Burada önemli olan algı yönetimi ve insanları koşullamak; dürüst değiller ama yöntem başarılı.
Yukarıda belirttiğim iki örneği incelediğimizde ve konu insan olunca; bizde çok da bir şey ifade etmeyen elementler, bize çok şey ifade edenlerle doğru noktada eşleştirildiğinde bakış açımız tamamen yönetilebilir. Dolayısıyla, ister istemez koşullanıyoruz. Önemli olan bakış açısını yönetmek istediğimiz kesimin ilgi ve ihtiyaçlarını iyi analiz edebilmektir. Peki salt pragmatik olarak değerlendirmesek, bu kuram eğitim verdiğimiz sınıflarda uygulanabilir mi? Hangi alanda bize katkı sağlar?
Uygulama alanı sınırlı olsa da, eğitim ve öğretim verilen ortamlarda klasik koşullanma kullanmak işe yarar. Davranış yönetmede ve yönlendirmede de etkin olduğu aşikâr. Hatta okulda olumsuz tutum geliştiren öğrencilerin bu tutumlarının sonlandırılıp, istenilen hale getirilmesinde etkili olabilir.
Hikâyeleri hep severim. Ben de koşullanmış bir öğrenci olarak örneğimi okul anımdan alacağım: Yedi yaşındayım, okula yeni başlamışım ve henüz ilk günler. Geçici olarak dersimize giren bir öğretmen, ben çok konuşuyorum diye bana bağırdı. Korkmuştum. Korkumu okula da genelledim. Okul ve okulla bağlantılı hiçbir şeyi istemiyordum. Derken yeni sınıf öğretmenimiz Fadime Erdinç geldi, ama ben tepkiliydim. Bunu fark eden öğretmenim, bir gün beni kucağına oturttu ve tüm sınıfın önünde saçlarımı okşadı. Hiç bir şeyden korkmamamı söyledi. Bunu birkaç kez farklı şekillerde yaptı. Bakış açım tamamen değişti. Hatta o günden sonra tüm öğretmenlerimi ve okulla ilgili her şeyi hep sevdim. Şimdi düşünüyorum da beni sınıfıma ve okuluma olumlu koşullamış canım öğretmenim…

About Author

Leave A Reply