Uluslararası sınavlar dediğimizde aklımıza ilk gelen PISA ve TIMSS sınavlarıdır. Hele 2015 sonuçları arka arkaya açıklandığı için birkaç haftadır özellikle PISA sonuçları çeşitli platformlarda tartışılmaktadır. Her ne kadar güvenirliği, geçerliği ve uygunluğu tartışılır olsa da, bu sonuçlar ilerlemeyi beklerken gerilediğimize ya da yerinde saydığımıza işaret ediyor. Aslında, eğitim sistemimizdeki sorunların hepimiz farkındayız ama bu sınavların sonuçları ümitlerimizi değil kaygılarımızı arttırdığı için bu kadar çok sesli tartışır olduk.




Aslında ben de bu sınavlardaki fen ve matematik performansımızla ilgili sonuçlar üzerine bir tartışma yapmak için yazmıyorum. Ben bu sınavların işaret ettiği başka bir bulgu üzerinde düşüncelerimi ifade etmek istiyorum. Ama önce bu sınavların neyi ölçtüğünden ve aralarındaki farktan bahsedelim. PISA, Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’nün (OECD) 15 yaş grubu okula devam eden öğrencilere yönelik düzenlemiş olduğu, toplumun bir bireyi olan ergenlerimizin, matematik, fen ve okuma alanındaki yaşam becerilerini uluslararası karşılaştırmalı olarak 3 yılda bir ölçen bir sınavdır. Bir bireyin, topluma ayak uydurabilmesi için bilmesi ve yapması gereken bilgi ve becerilere ne derecede sahip olduğunu belirlemeyi amaçlar. TIMSS ise, Uluslararası Eğitim Başarılarını Değerlendirme Kuruluşu (IEA) tarafından yürütülen ve dört yılda bir gerçekleşen 4. ve 8.sınıf öğrencilerin matematik ve fen alanındaki bilgi ve becerileri ölçmeyi amaçlayan bir tarama çalışmasıdır. Aralarındaki fark, sadece sınava giren yaş grubu ya da sınıf düzeyinden kaynaklanmamaktadır. Asıl fark soruların içeriğinden kaynaklanmaktadır. TIMSS okul öğretim programları ile uyumlu içerikte bilgi ve becerileri ölçen sorulardan, PISA ise fen, matematik ve okumada yaşamsal becerileri ölçen soruları içermektedir, kaynaklanmaktadır. Her iki sınavdaki bizim için ortak nokta ise, ortalamanın altında hatta alt sıralarda kalmamıza neden olan düşük performansımızdır. Bunun nedenleri-çoğunu da bildiğimiz nedenler her yerde tartışılmaktadır.

Benim bu sınavlarla ilgili üzerinde durmak istediğim nokta ise; bu sınavlarda öğrenmeye yönelik tutum ve motivasyonumuzun yüksek çıkmasıdır. Hele TIMSS’te ilk sıralarda yer alıyoruz. AMA!…

!!!… TIMSS 2015 sonuçlarına göre, 4. ve 8. Sınıf öğrencilerimizin matematik dersine olan ilgilerinde oransal olarak çok artış olmakla birlikte puanları daha da düşmüştür. Örnek vermek gerekirse, “Matematik dersine çok ilgi duyarım” diyen öğrencilerin oranı 4. sınıf için %49’dan %83’e çıkmıştır ama bu öğrencilerin puanlarının ortalaması 505’ten 495’e düşmüştür. 8.sınıf için, bu oran %28’den %60’a çıkmıştır ama puanlarının ortalaması 493’ten 470’e düşmüştür.

!!!… Ancak “Matematik dersinde kendime güvenirim ya da çok güvenirim” diyen öğrencilerin oranı 2011’e göre küçük bir oranda düşmüş olup, başarı ortalamaları ise daha çok yükselmiştir. 8. Sınıf için de kendine güvenmeyen öğrencilerin oranı, 2007’de %24 iken 2011’de %49’a, 2015’te ise %54’e yükselmiştir. Matematik puanları ise, ilginç bir şekilde kendine güvenmeyen öğrenciler için bir miktar (8 puan) artarken, çok güvenirim diyenler için azalmıştır (15 puan).

!!!… TIMSS Fen bilgisi sonuçlarında da benzer bir tablo ile karşılaşmaktayız. PISA 2015’e göre, öğrencilerin fen öğrenmeye yönelik motivasyonları, OECD ortalamasının üstündedir. Bu değer, bazı üst başarı gösteren Japonya, Estonya, Çin-Taipei, Finlandiya ve Kore gibi ülkelerden daha yüksektir. Ancak 2012’deki sınava göre küçük de olsa gerileme var.

Şimdi bu sınavlarla ilgili olarak sorulması gereken tek soru “neden başarısız sonuçlar alıyoruz?” değildir. “Nasıl oluyor da öğrenmeye istekli, dersi seven öğrencileri başarısız hale getiriyoruz?” ya da “Kendine güvenen öğrencilerimiz neden başarısız sonuçlar alıyor?”  soruları üzerinde de önemle durulması gerekmektedir. Çünkü, kuramlar bize motivasyonu yüksek, olumlu akademik benlik tasarımı olan öğrencilerin akademik başarılarının da yüksek olduğunu söylüyor ancak bizim sonuçlarımız tersi bir ilişkiye işaret etmektedir. Bu durum; öğrencilerin motivasyonu ya da olumlu akademik tasarımları ile başarıları arasındaki ilişkiye etki eden bir takım aracı değişkenlerin varlığına işaret etmektedir. Bunlardan özellikle öğretim ile ilişkili öne çıkan üç değişken üzerinde durmak isterim:

  1. Öğrencilerimizin duyuşsal özellikleri: Öğrencilerimizin duyuşsal özelliklerini yeterince önemsemiyor olabiliriz. Aslında, Yrd.Doç.Dr.Sertel Altun’un bir önceki blog yazısında da sonuçlar buna işaret ediyordu. Derslerimizde bilişsel alana öyle odaklanıyoruz ki, onlardaki motivasyonu düşünmüyor, sevdikleri dersten uzaklaşmalarına neden olabiliyoruz. Nitekim her ne kadar biz 4., 8. Sınıf ve 15 yaş grubunun motivasyonu yüksek desek de aslında grafiklerdeki eğriler, yaş ve sınıf düzeyi arttıkça düşmektedir. Bu da ilkokulda matematiği çok seven öğrencilerimizi ortaokulda ve lisede kaybettiğimiz anlamına geliyor.

 

  1. Öğrencilerin bilişsel talepleri: Bilişsel talep, başarılı bir şekilde bir görevi yerine getirmek ve problemi çözmek için öğrencilerde gerekli olan düşünme çeşidi ve düzeyidir. Bizler, öğrencilerimizin bilişsel talep düzeylerinin altında öğretim yapıyor olabiliriz. Aslında öğrenci daha fazlasını, daha üst düzeyini almaya hazır ve istekli olmasına rağmen alt bilişsel düzeyde dersler aktarılıyor olabilir. Eğer bizim sunduğumuz içerik ve problemler, öğrencilerin gerçekten sahip oldukları düzeyden daha düşük ise öğrencinin potansiyelini ortaya çıkaramayız. Bu durumda, kendisinin farkında olmayan çocuk, düşük düzeyde performans göstermeyi alışkanlık haline getirecektir. Daha da kötüsü, düşük düzeyde öğretim ve ölçme sonucunda başarılı olduğunu düşünen öğrenci, kendini yeterli de görecek ve daha fazlası için çaba harcamayacaktır. Bu sınavlarda başarılı olan ülkelerin eğitim sistemlerinde, üst düzey düşünme becerileri desteklendiği için çocuklar kendi potansiyelerinin farkında ve farklı soru tipleriyle de karşılaşsalar, öğrendiklerini transfer edebilmekte ve bu tip soruları çözebilmektedir. Biz de ise, Fen liselerin PISA sınavında başarısının yüksek olduğu ifade edilmektedir.Çünkü çocuklar bu okullarda onların bilişsel düzeyine uygun, potansiyellerini ortaya çıkarıcı öğretimle daha çok karşılaşmaktadır. Diyelim ki bir öğrencimiz bilişsel potansiyeli yüksek ancak hep öğretimini sıradan devlet okularında tamamladı. Aynı öğrenciyi biz hep iyi okullarda fen lisesinde okutsaydık, öğretim sonunda karşılaştırdığımızda aynı başarı performansını mı gösterirdi? Diyelim ki lisede biz bu öğrencileri TEOG ile ayrıştırdık. Peki ya ilkokul, ortaokul? Bakın TIMSS bize bu dönemdeki motivasyonun 15 yaş grubuna göre çok daha yüksek olduğunu söylüyor. Tek sebep bu olmasa da, bilişsel talebine karşılık bulamayan, ezbere sistemle öğrendikleri bilgi yığının altında kalan bir öğrencinin motivasyonu da yıllar içinde düşecektir. O zaman düşünelim: biz gerçekten öğrencilerimizin bilişsel taleplerinin farkında mıyız acaba? Onların taleplerine uygun öğretim yapabiliyor muyuz? Burada kastedilen karmaşık ve yoğun bilgilerle öğrenciye bilişsel yük yüklemek değil, bilişsel düzeylerine yönelik meydan okuyucu öğretim durumları ile karşı karşıya bırakmaktır.

 

  1. Öğretim hızı: Programı yetiştirmek için koştururken, çocuklarımızın konunun özünü alabiliyorlar mı acaba? Evet, öğrenciler sizinle birlikte o yolda yürümeyi seviyorlar ama öyle hızlı gidiyoruz ki çocuk nereden geçtiğinin farkına varmadan sonuca ulaşmış oluyor ve geri dönerek bilgilerini yokla dediğimizde, bocalıyor. Çünkü yolu öğrenememiş ve öyle yorulmuş ki o yola keyifle çıksa da sona vardığında o yolun hiçbir keyfi kalmamış oluyor. Bir başka benzetme, diyelim ki yabancı bir ülkede tura katıldınız ama tur programı öyle yoğun ki koştur koştur gezmişsiniz. Gezdiğiniz yerlerin adı, gördüğünüz yerler birbirine karışmış bir şekilde turu tamamlayıp eve dönüyorsunuz. Sonuçta o ülkeye gittiniz mi? Gittiniz. Peki aklınızda iz bırakanlar? Bir de bu turlara sık aralıklarla katıldığınızı düşünelim. Turlara katılma isteğiniz ilk seferki gibi olur mu? Öğretim de öyledir. Bu hızda ilerlerken öğrenci konunun özünü anlamamışsa, hayatla ilişkilendirme yapmamışsa, sorgulamamışsa, sonuçta anlamlı ve derin öğrenme değil, ezber ve yüzeysel öğrenme ile karşı karşıya kalır. Bu yüzden, öğrencilerimiz alışıldıktan farklı sorularla karşılaştığı zaman anlayamıyor, yorumlayamıyor, transfer edemiyor ve çözüme ulaşamıyordur. Ayrıca, bu hızlı tempo ve ezbere dayalı öğrenme ile zaman içinde öğrenci bilişsel yükün altında eziliyor ve motivasyonunu da kaybetmeye başlıyor. İlkokul 1. Sınıf, öğrencilerin okulu, okumayı, yazmayı, öğrenmeyi sevmesi için kritik dönemdir. Şimdilerde birçok okulda duyuyoruz ki Aralık ayında bütün çocuklar okuyup yazabilecek. Niçin? Bunu neyin başarısı olarak göreceğiz? O hıza uyum sağlayamamış öğrencideki olumsuz akademik benlik tasarımını mı yoksa okul ve aile baskısı altında zorlayıcı bir yaklaşımla okumayı söken yazabilen öğrencinin okumaktan ve yazmaktan soğumasını mı? Bu okullar kısa vade de kendileri için başarı saydıkları ölçütlerin, aslında uzun vadede öğrenciler için başarısızlık algısına yol açtığını bilmelidirler.

Öğrencilerimiz duyuşsal özelliklerini dikkate alan, bilişsel taleplerine cevap verebilen, kısa zamanda çok ve ezbere değil, öz ve anlamlı öğrenme sağlayan tasarımlar hazırlamak için buluşmak dileğiyle…

Sevgiyle kalın…

Yrd. Doç. Dr. Banu Yücel Toy
Yıldız Teknik Üniversitesi

About Author

Leave A Reply