‘‘Yeni olan her şey aslında eskidir.’’

Alfred Renyi’nin “Matematik Üzerine Diyaloglar” kitabının bir bölümünde Sokrates ve Hipokrat arasında geçen diyaloglar anlatılır. Günümüzden yaklaşık 2500 yıl önce geçen bu diyaloglardan birinde Sokrates öğrencilerine matematiği nasıl öğrettiği ile ilgili Hipokrat’a, öncelikle öğrencilerinin var olan bilgilerini yokladığı, “yönlendirmeli buluş” tekniğini kullanarak bilgileri öğrencilerine buldurduğu ve böylelikle önceki bilgiler üzerine yeni bilgiler inşa ettiğini anlatır.

Kulağa hiç de yabancı gelmeyen bu anlatımı, günümüzdeki yapılandırmacı kuramın tarih sahnesine ilk çıkışı olarak düşünebiliriz. Çünkü aslında bu kuram, yapısı gereği, nasıl öğrendiğimizi değil, bilgiyi nasıl edindiğimizi açıklama gayesindedir. Bilgi felsefesi epistemoloji ise insanın sorguladığı ilk andan beri vardır. Sokrat düşüncede birey kendisini, bilgilerini ve gerçeği inşa eder, ki bu düşünce varoluşçu felsefenin de önemli bir doğurgusudur. Bu bağlamda, yapılandırmacı kuram için “bilgi ve varoluşçu felsefelerinin bir sentezidir” dersek yanılmış olmayız.

Bilginin nasıl edinildiğini açıklamaya çalışan yapılandırmacılar nesnel gerçekliğin var olmadığını söyler. Onlara göre gerçek, birey algılayabildiği kadar gerçektir. Locke’ a göre bildiklerimiz idealardan oluşur, Berkeley ise “Var olmak, algılanmaktır” demiştir. 1700’lerde yapılandırmacı kuramın ilk yazılı temellerini atan  Giambattista Vico da bu konuda “İnsan beyni ancak kendi yarattığını bilebilir” demiştir. Peki insan nasıl yaratır? İşte burada devreye algı ve peşinden sürüklediği biliş gelir.

Ontolojik gerçekliğin bilinemeyeceğini, bilinebilir olanın sadece görünüş olduğunu söyleyen Kant, bu görüşüyle bilişsel boyutuyla yapılandırmacılığı açıklayan Piaget’i etkilemiştir. Piaget bilginin nasıl yapılandırıldığına dair evrimsel bir görüş öne sürmüştür. Gelişmekte olan çocukların bilişsel yapılarını inceleyerek, genetik dönemlere ait genellemeler yapmıştır. Fakat bu evreler bilginin nasıl yapılandırıldığını tam olarak açıklayamadığından, özümleme, uyarlama ve denge kavramlarını kullanmıştır. Örneğin soyut işlemler döneminden sonra başka bir gelişimsel dönem yoktur.  Bu durum “İnsanlar 14 yaşından sonra zihinsel olarak gelişemiyor mu?” sorusunu akla getirebilir. Piaget’e göre birey, bu dönemde geliştirdiği bilişsel becerileri deneyimler sayesinde ömür boyu evrimleyerek  bilişsel denge konumunu korur.

Bazı makalelerde Piaget’nin geliştirdiği bu gelişim dönemlerinin aslında bir boyutuyla yapılandırmacı kurama ters düştüğü söylenir. Yapılandırmacı kuram, bireylerin bilgileri ve çevreyi biricik olarak oluşturduklarını savunurken, Piaget gelişim dönemleriyle bireysel farklılıkları genelleyerek bir anlamda yok etmiştir. Peki aslında bu gerçekten ters düşmek midir? Yoksa Piaget de yapılandırmacılığı kendi öznel idaesına göre mi açıklamıştır? Eğer herkes bilgiyi farklı yapılandırıyorsa Piaget’nin bu şekilde kuramı açıklaması yapılandırmacılığın ta kendisi değil midir? İşte belki de yapılandırmacı kuramın bu kendi içinde bile doğurgularını netleştiremeyen felsefi yapısı yüzünden Matthews(1995) yapılandırmacılığı ‘eski şişede yeni şarap’a benzetmiştir.

İsmi ister yönlendirmeli buluş, ister yapılandırmacılık olsun. Asıl olan ve binlerce yıldır değişmeyen en önemli gerçek, insanoğlunun bilme ve öğrenme isteğidir. Bu isteğe giden yolda, tümdengelimci, tümevarımcı, evrimleyici ya da sorgulayıcı tüm yollar, insanlığın biliş ve varoluş çabasının bir ürünüdür ve yenilik ismi altında ortaya çıkan her şey, eskinin günümüze bir uyarlaması, öğrenme yolculuğunun yeniden yorumlanmasıdır.

Deniz Baysura

About Author

Leave A Reply